28 Haziran 2011 Salı

TRT Ankara

Not: Fotoğraf temsilidir!
www.yarasalar.org projesi bugün (28/06) saat 15:30 - 16:00 arasında TRT Ankara radyosu "Tarçın'ın Güncesi" programına konuk oluyor.

14 Haziran 2011 Salı

Yakında Yine Yollardayız!

Sağdaki bağlantıdan Facebook sayfamıza katılarak ve videomuzu paylaşarak sizler de yarasaların korunmasına katkıda bulunabilirsiniz!

6 Ocak 2011 Perşembe

5. Ulusal Speleoloji Sempozyumu


www.speleolojisempozyumu.org

Maalesef Türkiye'deki speleolojik çalışmaların yayınlanabileceği veya paylaşılabileceği pek fazla ortam bulunmamakta. Öte yandan sayıları neredeyse 20'yi bulan birçok mağara araştırma grubunun büyük çoğunluğu da diğerlerinin faaliyetlerinden habersiz. İlki 1990 yılında düzenlenen Ulusal Speleoloji Sempozyumu da geçen 20 yılda sadece dört defa toplanabildi ve gerek mağaracılar ile mağara bilimini gerekse de mağaracıları bir araya getirmeyi düzenli bir hale getiremedi. Mağaracılığın Türkiye'deki en önemli kaynakları olan üniversite kulüplerindeki birçok üye de hiçbir speleoloji sempozyumuna denk gelemeden mezun oldu.

18-20 Mart 2011 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenecek olan 5. Ulusal Speleoloji Sempozyumu'nda bu eksikliği gidermek için ilk adımı atacağız. Bundan sonra her sene yapılmasını hedeflediğimiz speleoloji sempozyumununu bu yıl iki ana bölümden oluşacak şekilde planladık. İlk iki gün haritalama, biospeleoloji gibi farklı konuları içeren oturumlar altında sunumlara, son gün ise ülkemizde mağaracılık yapan grupların yıllık araştırma sonuçlarına ayrıldı. Amacımız hem mağara bilimiyle uğraşan akademisyenlerle mağaracıları bir araya getirmek hem de mağaracılık grupları arasındaki bilgi akışını arttırmak. Her ne kadar bir sempozyum için geç bir ilk çağrı olsa da tüm katılımcıların oluşumunu yeni tamamlayan federasyonun bu ilk organizayonunu anlayışla karşılayacağını umuyor ve mağaracılıkla ilgilenen herkesin 18-20 Mart 2011 tarihlerinde İstanbul'a bekliyoruz. Bu sempozyumu daha güzel bir hâle getirebilmemiz için lütfen fikir ve önerilerinizi bize iletiniz.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Yarasalar İz Tv'de - Tersine Dünya

Pınar mağara canlıları üzerine bir şeyler anlatırken ve herkes eğilirken.

Proje kapsamında yaptığımız çalışmalar Çarşamba akşamı (1 Aralık 2010) saat 21:20'de İz Tv'de yayınlanan "Anadolu'nun Kanatları"  kuşağında "Tersine Dünya" adlı bölümde yer alacak.

Bölümün fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.


Kaçırırsanız diğer yayın saatleri :
01.12.2010 - 21:20
04.12.2010 - 22:45
05.12.2010 - 13:25
15.12.2010 - 21:20
18.12.2010 - 09:40
19.12.2010 - 19:05


Baş rollerde uzun kulaklı yarasa var.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Kırklareli Projesi Sonuç Raporu

2009 - 2010 yılları arasında katılarak Yıldız Dağları Biyosfer Projesi kapsamında yürütmüş olduğumuz Yıldız Dağlarındaki Mağaralar ve Faunaları sonuç raporu nihayet Türkçe ve İnglizce olarak yayınlandı.

YILDIZ DAĞLARINDAKİ MAĞARALAR VE FAUNALARI - Türkçe - İnglizce

"Özetle: Yıldız Dağları’nda bulunan 26 mağara biyospeleolojik, arkeolojik ve jeomorfolojik unsurlar göz önünde bulundurularak araştırılmıştır. Çalışmalar kapsamında 13 mağaranın haritası çizilmiş ve dört mağarada (Tirfez, Kuru, Pestilin ve Ceneviz) arkeolojik bulgular tespit edilmiştir. Öte yandan Yenesu, Kurudere (Domuzdere), Ceneviz ve Kız mağaralarının jeomorfolojik oluşumlar açısından dikkat çekici olduğu belirlenmiştir.
Biyospeleolojik çalışmalarda 50’den fazla hayvan türünün mağaralarda yaşadığı tespit edilmiştir. Omurgasızlar, tanımlanan 40 tür ile en fazla çeşitliliğin görüldüğü grup olmuştur. Ayrıca çalışmalarda ikisi örümcek biri de yalancı akrep olmak üzere üç muhtemel yeni tür keşfedilmiştir. Araştırılan mağaralarda toplam dokuz türden 42,000 yarasanın yaşadığı tespit edilmiştir. Bölgedeki mağaraların çoğunun yarasalar tarafından hem kışlamak hem de yavrulamak için kullanıldığı gözlemlenmiştir. Yaz aylarında turizme açık olan Dupnisa Mağarası’nın barındırdığı geniş yarasa popülâsyonu nedeniyle Yıldız Dağları ve Balkanlar’ın en önemli mağara habitatlarından biri olduğu belirlenmiştir. Bunun dışında Çatalyol, Bağlar, Domuzdere ve Kıyıköy mağaraları da Yıldız Dağları’ndaki önemli yer altı ekosistemleri arasında yer almaktadır.
Definecilik, taş ocağı işletmeleri ve mağara turizmi, Yıldız Dağları’ndaki mağara sistemlerine yönelik tehditlerin başında gelmektedir. Koruma gereksinimleri değerlendirmesi sonucunda bölgedeki dokuz mağara; Bağlar, Ceneviz, Domuzdere, Dupnisa*, Kovantaşı*, Kuru*, Kız*, Ocak ve Yenesu, yüksek koruma önceliği taşıyan ve acil önlem alınması gereken mağaralardır. Bu 9 mağaranın 2873 no’lu Milli Parklar Yasası gereği Tabiatı Koruma Alanı, 8 mağaranın ise (Bostanlıktarla*, Çatalyol*, Kale III, Kıyıköy*, Mermer*, Pestilin, Tirfez*, Uzuntarla) Tabiat Anıtı olarak tescillenmesi önerilmektedir. Asterisk ile belirtilen 9 mağara, Yıldız Dağları Biyosferi içinde yer almaktadır."

6 Ekim 2010 Çarşamba

Eve dönüş

Durum itibarı ile eve dönmüş bulunuyoruz! Blogu güncelleyemediğimiz günlerde olanlar ise kısaca şöyle. Önce ani bir karar değişikliği ile Sarıkamış Ormanı yerine rotamızı Niğde'ye doğru çeviriyoruz. Hedefimizde iki mağara var. Bunun yanı sıra Niğde Üniversitesi'ndeki Prof. Dr. Ahmet Karataş ile buluşup koruma projemizin gelecek hedefleri üzerine de konuşacağız. Diğer bir konu da Türkiye yarasalarının genetik çeşitliliğiyle alakalı yürüttüğümüz ortak çalışma.

Tuzluca tuz madenin panaromik girişi (ancak eve gelince hazırlanabildi)



Üniversiteye gitmeden önce mağara ziyaretimizi yapıyoruz. Çok kalabalık bir yarasa kolonisi bizi karşılıyor. Daha sonrasında ise laboratuvar çalışmalarına başlıyoruz. Ertesi gün akşam üstüne kadar süren çalışmalar ve konuşmalardan sonra Nevşehir'e doğru yola çıkıyoruz. Mağara Kızılırmak kıyısında ve yakınındaki çakıllar beni biraz şaşırtıyor. Daha önce de ziyaret ettiğimiz mağara girişindeki baraj çalışması bizi baya şaşırtıyor. Mağara ise binlerce yarasa ile dolu. Hatta bir galeride o kadar çoklar ki Emek su akıyor zannediyor. Umarız Havran gibi bir olay daha yaşamayız. Koruma çalışmalarında bir araya gelip yapmamız gereken çok iş olduğunu anlıyoruz. Bunlar sadece bizim denk geldiğimiz örnekler. Kim bilir buna benzer kaç alan daha henüz fark edilmeden yok olup gidiyor!..

Nevşehir'deki önemli bir yuvanın yanıbaşındaki baraj inşaatı moral bozucu!
Niğde Üniversitesi laboratuvarından birkaç öğrenci çalışması.

Bu gezi güncesine de Nevşehir'deki mağaradan kısa bir görüntüyle son veriyoruz.Yakında tekrar görüşmek dileğiyle!
 
Yarasa bildirimlerinizi yapmayı unutmayın: www.yarasalar.org
 
 

29 Eylül 2010 Çarşamba

Kuş Halkalama İstasyonunda Yarasa Yakalamaca

Erzurum'dan sonra sabah Kars'a uğrayıp KuzeyDoğa Derneği'nden Sibel'i alıyoruz. Hedefimizde Ani Harebeleri var. İzin ayarlamalarından sonra görevlinin oğlu Tolga bizi Selçuklu Sarayı'na götürüyor. Karanlık alt katlarda yarasalar olduğu söyleniyor. Gerçekten de orta çaplı bir koloni ile karşılaşıyoruz. Bol miktarda farekulaklı ve Schreiber yarasası ile bir tane de nalburunlu. Birkaçını yakalayıp ölçüyoruz. Ardından da Ani'de turistik bir gezi yapıyoruz ve KuzeyDoğa'nın Kuyucuk Gölü'ndenki kuş halkalama istasyonuna gidiyoruz. Derneğin bilim koordinatörü Emrah Çoban bölgede sağlık taraması yapan doktorlara bir sunum yapıyor. Türkiye'nin 13 Ramsar alanından biri olan ve kuşların göç yolları üzerindeki önemli uğrak noktalarından biri olan Kuyucuk Gölü'nün kenarında kamp atıyoruz.

Gündüz kuş, gece yarasa yakalamaca.

Ani'de turist olmaca.
Tuz madeninde yarasa olmaca.
Kamyonla madene girmece.
Örümcekle göz göze gelmece.
Biz çalışırken Emek kartpostal fotoğrafı çekmece.

Ertesi sabah planlarda ufak bir değişiklik yapıp KuzeyDoğa'nın diğer halkalama istasyonu Aras'a doğru yola çıkıyoruz. Yolda Tuzluca'ya uğrayıp tuz madenini ziyaret ediyoruz. Yine kalabalık bir farekulaklı ve Schreiber kolonisiyle karşılaşıyoruz. Şimdi de Aras kıyısında ağlarımızı germiş yarasa bekliyoruz. Bir tane küçük farekulaklı yakaladık ama türünden tam emin değiliz. Yarın hedef Sarıkamış Ormanları... Şansımız varsa memleketeki en büyük (ayı) ve en küçük (yarasa) karasal memelileri bir arada görebilmek için iyi bir fırsat olabileceğini düşünüyoruz.

Not: KuzeyDoğa'nın internet sitesini ve bloglarını ziyaret etmeniz şiddetle tavsiye edilir. Yaptıkları buraya yazmakla bitmez!


27 Eylül 2010 Pazartesi

Ordu, Gümüşhane

Kastamonu’ndan sonraki ikinci durağımız Ordu. 2009 yılında da ziyaret ettiğimiz ilk mağara bir önceki döneme göre oldukça tenha. Birçok yarasa türü mevsimsel göçler yapıyorlar ve anlaşılan bu mağara da yarasaların yaz başında yavrulamak için geldikleri bir yuva. Binlerce yavrusunu taşıyan örümcek ise günün süprizi.
 
Bir kırığa doluşmuş büyük farekulaklı yarasalar.
Günün ikinci mağarasına yola çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı. Geçtiğimiz yıl mağaraya giren BÜMAK’lılar mağarada dar bir geçişten sonra bolca yarasa gözlemlemişlerdi. Biz de gece mağaranın girişine arp ağını kurarak mağaradaki türleri belirlemeyi planlamıştık ama köye varmamız gecikince plan biraz zora girmişti. Ancak şansımız yaver gidince bizi gecenin karanlığında sık orman içinde mağaraya götürecek, daha sonra evinde akşam yemeğine davet edecek, ondan sonra da köyün aşağısındaki dere kenarındaki muhteşem kamp alanına yerleştirecek olan Abdullah Abi’yle tanışmamız sadece 5 dakika sürmüştü. Bu mağarada da sadece birkaç yarasa vardı. Sabah kalkınca dere kenarındaki eski değirmeni de kontrol ettik ama burada da yarasalara rastlayamadık. Muhtemelen bölge henüz keşfedilmemiş bir kışlama mağarası bulunmakta…
 
Yavrulu örümcek.
Yavruların yakından görüntüsü.
Ertesi sabah Gümüşhane’ye doğru yola çıkıyoruz. Yine daha önceden ziyaret ettiğimiz bir mağara. Yerini kolaylıkla buluyoruz ancak mağaraya aşırı büyümüş böğürtlenler ötürü giremiyoruz. Sonra kenardan dar bir geçiş buluyoruz. Burada da daha önce gördüğümüz koloni yok. Muhtardan mağaranın MTA tarafından tescil edildiğini öğreniyoruz. Haber sevindirici çünkü mağaranın bulunduğu dağ taş ocaklarının tehdidi altında. Akşam Erzurum’dayız yarın Kars.

Kübra mağaranın hemen girişindeki evde yaşıyor. 


Katil böğürtlen!

Emek ve İso bir daraldan çıkarken.

Yakında bir sevgi kelebeği olacak...


25 Eylül 2010 Cumartesi

Uzun Bir Aradan Sonra Tekrar

Siteyi uzun zaman güncellemediğimize bakıp bir şeyler yapmadığımızı düşünmeyin. Son projeye başladığımızdan beri koşuşturmaca çok artıp bir de araziden her gün güncelleme alışkanlığını da bir defa kaçırınca durum böyle oldu. Şu anda Safranbolu yakınlarında bir dere kenarındayız 3G sağ olsun internetimiz var. Günün detaylarına geçmeden önce son ayların özeti.

İlk gecemizi aydınlatan uydumuz. Yeni objetif aldım da!
Conservation Leadership Projesi kapsamında proje yönetimi eğitimi için Emrah Kanada'ya gitti. Sonrasında yaz arazileri kapsamında Akdeniz bölgesine ilk gezi düzenlendi (Pınar, İso, Emek ve Emrah). Ardından geçen seneki proje sonuçlarını sunmak için Prag'daki 15. Yarasa Araştırma Konferansına katıldık (Emek ve Emrah). Akabinde de Emrah Flora Fauna International (destekçilerimizden biri) ve Bat Conservation Trust'ta birer sunum yapmak için İngiltere'ye gitti, geldi. Gelirken de yanında bir de yarasa dedektör seti getirdi. Bu seti hediye eden Bat Conservation Trust ve iBats projesine minnettarız.
İşte arp ağı böyle görünüyor.
Emek yarasa dedektörüyle yarasaları dinlerken.
Yarasaları beklerken bir yandan da ses kayıtlarını analiz etmece.
Şu an ise İso, Emrah ve Emek'ten oluşan ekip bir dere kenarında arp (harp trap) ve sis (mistnet) ağlarını açmış yarasaların gelmesini bekliyoruz. Bir yandan da bu gece kaydettiğimiz yarasa seslerini bilgisayarda analiz ederek hangi türler olduklarını belirlemeye çalışıyoruz. Ama henüz öğrenme aşamasında olduğumuzdan bayağı eğlenceli oluyor. Yolda gelirken bir köprü altında bulduğumuz yalnız Schreiber de bu gezinin ilk yarasası olma ünvanını kazandı. 

Mağarayı araken karşımıza çıkan manzalar.
Arp ağımıza yakalanan ilk yarasa; Myotis capaccinii

Üstteki yazıyı yayınlayamadan bilgisayarın şarjının bitmesi yazıyı bugüne sarkıttı. Bugünün çoğunu Obruk ekibinden gelen ihbarı aramakla geçirdik. Bir kanyon içinde bulunan mağarayı bulmamız ikinci denemede sonuçlandı. Arama vakit kaybetmemize neden olsa da çok güzel manzaralarla karşılaştık. Mağarada ise sadece dört tane büyük nalburunlu yarasa vardı. Ama guanonun olması burasının yaz mevsiminin başında kullanıldığını gösteriyor. Şimdi Kastamonu'ndayız, yarınki hedef Ordu.

Arazi çalışmamızın ilk yarasası.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Yeni Proje Yeni Site

Merhabalar,

Yeni bir proje için yeni bir site daha açtık.

Projedeki amacımız yarasalar için önemli olan mağaraları belirlemek ve bu alanların koruma altına alınması için girişimde bulunmak. Önemli yarasa mağaralarının belirlenmesi için şu formu doldurarak çalışmaya siz de katkıda bulunabilirsiniz.

Arazi çalışmalarının yayına buradan da devam edeceğiz.

Görüşmek üzere.

6 Mayıs 2010 Perşembe

CNN Türk Her Yerde Bir Haber var - Yarasalar

Güven İslamoğlu'nun sunup yönettiği Her Yerde bir Haber Var isimli programın çekimleri için Kırklareli'ye gittik. Emrah, Havva ve Mehmet'den oluşan ekip ile Kıyıköy ve Horataşı Mağaralarına giderek çekim ekibine yarasaları ve mağaraları tanıttık. Derneğimiz ve mağaracılık hakkında bilgi verdik. Yarım saatlik programı aşağıda izleyebilirsiniz:

BUMAD - Her Yerde Bir Haber Var from Mehmet Emre Döker on Vimeo.

25-27 Aralık 2009 Kızılin Mağarası

25-27 Aralık 2009 tarihinde Burdur’da bulunan Kızılin Mağarası’na gezi düzenlendi. Daha önce Burdur Müzesi ile yapılan çalışmalarda çıkarılan buluntulara ek olarak Antropologların değerlendirebilmesi için kemik parçaları ve bazı toprak eşyalar daha çıkarıldı. Bu arada bir grup fotoğraf çekerken, bir başka grup da Mayıs ayında bırakılan son ölçüm noktasından sonra iki alt kola döşeme yaparak indi ve ölçüme devam etti.

Katılanlar: Aslı Döker, Arkadaş Özakın, Başak Akçakaya, Begütay Temurhan, Bülent Genç, Emrah Çoraman, Gülfer Duran, Havva Yıldırım Çoltu, Kürşad Erson, Levent Gökkuş, Emre Öztürk, Mehmet Emre Döker, Melis Oktay, Metin Albükrek, Murat Buğu, Murat Yüksel, Mustafa Emre Ertem, Ozan Küçükbağış, Suat İshak, Süha Yararbaş.



Mayıs 2009'da Burdur Müzesi ile ortak yapılan çalışmadan derlenen videoyu aşağıda izleyebilirsiniz:



Kizilin Magarasi from Mehmet Emre Döker on Vimeo.

27-28 Kasım 2009 Cirbin Ali - Aksu Mağaraları

Kurban Bayramı tatilini değerlendirmek üzere 27 Kasım 2009 tarihinde İzmit'te bulunan Cirbin Ali Mağarası'na, 28 Kasım 2009 tarihinde de Düzce'de bulunan Aksu Mağarası'na gidildi.

Katılanlar: Başak Akçakaya, Burçak Akçakaya, Emrah Çoraman, Havva Yıldırım Çoltu, Melis Oktay, Murat Yüksel, Sencer Çoltu, Serhat Köz (Cirbin Ali Mağarası) – Atilla Evrim Gücün, Başak Akçakaya, Burçak Akçakaya, Deniz Martin, Erdi Canbay, Havva Yıldırım Çoltu, İsmail Onur Gürses, Murat Buğu, Murat Yüksel, Nurkan, Pelin Kurt, Ozan Küçükbağış, Özgün Sarısoy, Sencer Çoltu, Serhat Köz (Aksu Mağarası)

24-25 Ekim 2009 Dupnisa - Yenesu Gezisi

24-25 Ekim 2009 tarihinde, BÜMAK ve İTÜMAK birlikte Dupnisa ve Yenesu mağara gezilerine katıldık. Eski-yeni pek çok üyenin katıldığı geziler oldukça kalabalık ve keyifli geçti.

Katılanlar: Bir dünya adam :)

13-14 Kasım 2009 Doğa Sporları ve Bilim Sempozyumu

Bu sene 13-14 Kasım 2009 tarihlerinde beşincisi gerçekleştirilen olan Doğa Sporları ve Bilim Sempozyumuna, Kırklareli Projesi boyunca bizden yardımlarını esirgemeyen Kadir Boğaç Kunt'un hazırlayıp sunduğu "Speleoloji ve Mağaracılık" isimli bildiri ile katıldık. 14 Kasım Cumartesi günü saat 14:00'deki sunumumuz ardından,

- genel olarak outdoor spor yapan insanlar mağaracılığın daha çok farkına varıldığı,
- mağara kazalarında kurtarmanın, diğer spor dallarına göre daha farklı olduğunun ayrımına varıldığı,

localarda ise,
- mağaracılık derneklerinin birleşerek dağcılıktan farklı bir federasyon yapısı içinde birleşmesinin ne kadar önemli bir sivil toplum hareketi olduğu konuşuldu.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

1-2 Ağustos, Balkaya, Sergen ve Bir Köy Daha

01.08.2009 Cumartesi sabahı saat 10:00'da İstanbul'dan yola çıkıldı. Emrah Çoraman'ın (29) kontrolünde olan 2008 model Peugeot Partner Adventure aracının içinde bulunan Oğuz Karaçuka (30), Yaman Özakın (29) ve Merve çevik (22) ilk molalarını Vize ilçesinde verdikten sonra planlanan 8 mağara girişi için yola koyuldular. Amaç yaz mevsiminin gelişi ile mağaralarda bulunan yarasaların sayısının değişimini ve türlerin dağılımını incelemekti.İlk girilen mağara olan Bağlar mağarasına girer girmez serin havası ile rahatlarken, ağıza buruna kaçan binlerce küçük sinekten de bir o kadar da rahatsız olduk. Çoroş kelebek avcılığında da kullanılan olta ucu ağ ilkel aleti ile bizleri görünce neşe içinde uçuşmaya başlayan yarasaları tutup cinslerini bir bilim adamı edasıyla mırıldanıyor, bizler ise hayran hayran onu izliyorduk.

İkinci mağara girişi Bağlar mağarasının yakınında bulunan Ocak mağarasına yapıldı. Üçüncü ve dördüncü mağaranın yakınına araç ile gidildi, GPS yardımı ile ormanın içinden yürüyerek devam edildi ancak daha sonra GPS aletinin kendini şaşırmasına şahit olduk. Hatta sonraki mağaraları GPS'in git dediği yönün tersine giderek bulduk bile denilebilir. İlk gün için 4 mağara yeterli olduğundan, Balkaya köyünün kahvesine çay içmeye ve akşama Yenesu mağarası yakınındaki piknik alanında kamp yapacağımızı haber vermeye gittik. Kahvede Hayati Abi ile konuştuktan sonra, akşam üstü köyün muhtarıyla yoğun bir sohbete daldık. Mağaralara neden zarar verilmemesi gerektiği konusunda uzun uzun konuştuk. Bizi oldukça zorlasa da sonunda az da olsa ikna oldu sanırsak. Daha sonra kahvedeki diğer amcaların da katılımıyla köylünün ve ormanın sorunlarını dinledik. Köylülerin projeyle ilgili kaygıları bir kere daha dinlendi ve kendilerine bildiğimiz kadarıyla tekrar bilgi verdik. Saat dokuz gibi kamp yerimize doğru hareket ettik. Cumartesi akşamı olduğu için kamp yerimizde yanlız değildik. Tedirgin bir uykudan sonra sabah on gibi kalktık.

Pazar sabahı 10:00 gibi toparlanıp kamp alanından ayrıldık. Domuzderesi (ya da Kurudere) mağarasını bulmak yaklaşık üç saatimizi aldı. Önce Emrah'la Çuka arabayı bırakıp yürüyerek (ama yoldan!) mağarayı buldular. yaklaşık bi buçuk saat sonra dönüp Merve'yle Yaman'ı da aldılar. Ama nedense mağarayı bulmak için bu sefer de bir buçuk saat uğraştık. Çamurlu olması dışında oldukça çekici bir mağara idi. Fazla yarasa olmadığından işimizi çabucak tamamlayıp dışarı çıktık. Çok vakit ve enerji kaybettiğimiz için bugünlük bir mağaraya daha girip tamamlamaya karar verdik. Doğru bir karar olduğunu Uzuntarla'yı bulamazken anladık. Geçen gelişimize kıyasla daha az yarasa vardı. Çıkışta da engerek falan görmedik. 16:00 civarı trafiğe kalmamak için dönüş yoluna çıktık, 18:30 gibi İstanbul'daydık.
Merve & Yaman


15-16 Ağustos, Yeniden Demirköy

Bu kez, çok Havva'lı bi arkadaşımız yazıyor:

''Mağarası gelmek'' deyimi mağaraları, çamurunu, suyunu, karpit kokusunu özleyip mağaracıların bir an coşmalarını ve sonrasında kendilerini mağarada bulmalarını ifade eder. Hele bir de böyle bir ruh halinde Shakespeare okuyorsanız, kendinizi '' Mağaraya gitme aşkının okunu tutma yayda gerili, bırak da gitsin ileri.'' derken bulabilirsiniz. İşte böyle bir ruh halinde asla yanlız kalmazsınız ve size mutlaka birilerinin eşlik ettiğini görüp kendinizi mağara yollarında buluverirsiniz..


Bu seferki gezimiz Pınar ve Özge'nin de aramıza katılmasıyla 14 Ağustos Cuma 22:30 sularında start aldı. İstanbul'dan Kırklareli'ye doğru yola koyulduk. Verilen bir iki mola sonrası 02:15 sularında Kozarka Mağarası'nın bulunduğu ormanlık alana ulaştık. Kozarka Mağarası Çukurpınar Köyü'nden Armağan Köy'e doğru giderken yolun hemen kenarında, sağda, ormanlık alanın hemen girişinde bulunmakta. Mağaranın girişini tespit ettikten sonra dördümüz de birbirimize bakıp sırıttık ve o an bir şey söylemeye de gerek kalmadan mağaraya girme hazırlıklarına başladık. Kızlar Ankara'dan geliyorlardı ama hiç sesleri çıkmıyordu, sanki mutluydular. Herkes mutlu olduğuna göre 03:15'te mağara girişimizi gerçekleştirdik. Mağarada yanlızca bir adet yarasa tepemizden süzülüp uçtu gitti. Guanoya rastlamadık. Çöküntü kayalardan oluşan küçük bir mağaraydı Kozarka. Birkaç kola girdik çıktık, biyologlar sinek ve örümcek gibi canlı örnekleri topladılar ve 04:15 sularında mağaradan çıktık. Mağaranın giriş ağzında Pınar'ın deyimiyle gastro'sunu atmış pod'u kalmış canlılar vardı, örnek alırken Pınar'ın bu ifadesi hepimizi bir hayli güldürmüştü. Tepemizde kocaman örümcekler ve cocoonlarla dolu bir alanda sürünerek aşağı süzülmek eğlenceli (!) saniyeler yaşattı dördümüze de. Biraz uyuduktan sonra 09:30 sularında uyanıp Armağan Köy'e doğru yol aldık. Köylülerle projeye dair biraz sohbet ettikten sonra Necati (Çolak) Amca eşliğinde Yeşillik Mağarası'nın yolunu tuttuk.

Mağaranın bulunduğu ağaçlık alana geldiğimizde karşıki tepede yer alan Karlık ve Arpa Mağaraları'nı gösterdi Necati Amca. Bölgede bir hayli mağara istihbaratı aldık. Arpa, Karlık, Kazandere, Künkler, Katrancı bu istihbaratlardan. Yeşillik Mağarası'nın yerini tespit ettikten sonra Necati Amca'yı motoruyla uğurladık. Hızlıca bir şeyler atıştırıp mağaraya girecektik ki Pınar'dan özlü bir sabah şarkısı geldi. Domateslerimizi sularına akıta akıta sevinçle yerken ''Nar gibi domatesle beyaz peynir, bir parça ekmekle beraber yenir. Gel onu seninle yiyelim, derhal düzelir keyfin, neşen gelir.'' dedi Pınar. Biz olayın şokuyla şaşkın bakışlar atarken Pınar şöyle devam etti: ''Her zaman insan istediğini bulmaz, bazen az yemekle rengimiz solmaz. Mideni çok yormamalısın, bazen de perhiz et, hiç fena olmaz.'' Atılan kahkahaların ardından çikolatalı sütlerimizi yudumlayıp Yeşillik'e doğru yol aldık. 12:45 sularında mağaraya girdik. Pınar ve Özge sinek, güve, örümcek, gastropod gibi canlı örnekleri toplarken Sencer'le ben de ölçüm aldık. Yeşillik minik bir mağara idi ama her yerden bir kol çıkıveriyordu karşınıza.

O kollardan birinde biraz ilerimizde Pınar canlı örneği toplar ve biz de Sencer'le ölçüm alır iken Sencer tam klinoyu okuyacaktı ki ''Klino'' demesiyle arkadan bir başka koldan sürünerek gelen sevimli Özge ''Benim, Özge.'' dedi ve hepimiz o an bir gülme krizine girdik haliyle. Ardından mağarada devam eden bir başka kol ve bu kolun son kısmında da bol guano bulduk. Fakat bu mağarada da sadece bir tane yarasa gözlemledik. Guanoyu müjde çoraplarına doldurarak 15:25'te mağaradan çıktık. Köy kahvehanesine dönüp sıcacık çaylarımızı yudumlarken yöre halkıyla biraz daha sohbet etme şansımız oldu. Sencer'in öğretmenimiz olduğunu sanan köylüler bizi bir hayli güldürdüler. Köylüler oldukça bilinçlilerdi aslında. Projenin, doğal ve tarihi güzelliklerinin öneminin, her bir şeyin farkındalardı. Fakat konu nedense hep ''define''ye geliyor idi. Açık açık hiçbir mağarada define bulmadığımızı söyledik merakla bize bakan köylülere. İçlerinden biri gülümseyerek siz definenin hasını bulmuşsunuzdur gibi bir laf etti ki, Pınar kendisine şu cevabı veriverdi o an : ''Evet en güzel defineyi biz bulduk. Keşfetme duygusu tarif edilemez bir define bizim için. Mutlu oluyoruz mağaralara girince, neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz ve o keşif duygusu tarif edilemez bir define, haklısınız.'' dedi. Amcalar sustular, hafif bir gülümseme vardı yüzlerinde. Biz de Pınar'ı takdir ettik o an :) Eksikleri almak üzere Özge ile bakkala girmiştik ki iki teyzeyle kaşılaştık. Selam verip hoşgeldiniz dediler. Yaptığımız çalışmayla ilgili Özge teyzeleri bilgilendiriyordu ki gelen cevap bizi hem şok etti, hem acayip mutlu olduk bi an. Teyze ''yöre halkını bilinçlendirmede bizlere çok iş düştüğünü ve bilinçlendirilmeyen yöre insanının ekolojik dengeye farkında olmadan zarar verdiğini ve bu durumun da doğanın doğal dengesini bozduğunu'' söyleyerek cümlesini sonlandırdı.


Armağan Köy'de işimizi tamamladıktan sonra Çukurpınar Köyü'ne doğru hareketlendik. Projeye dair yöre halkıyla biraz sohbet etme şansımız oldu. Biyologlar kendi alanlarıyla ilgili oldukça detaylı bilgiler verdiler. O an öğrendik ki ''evet, yörede bir biyosfer projesinden bahsediliyor fakat ne yazık ki yöre halkı bu projeyle ilgili detaylı bilgilendirilmemiş.'' Hatta amcalardan biri biraz asabiyet yapmış, bizi de yakalamıştı ki ''Eeee noluyor şimdi siz yarasayı, mağaradaki börtü böceği inceleyince, var mı bana bi yararı'' gibi bir çıkışta bulundu. Biyologlar ellerinden geldiğince nazik ve sakin bir şekilde gerekli bilgilendirmeyi yapmaya çalıştı. Eski köy muhtarı da o ara gelip bizlere yardımcı oldu. Şerafettin Amca eşliğinde Kale Mağaraları'nı incelemek üzere ormana doğru yol aldık. Arabayla gidilebilecek son noktaya geldiğimizde Şerafettin Amca bize özenle kazılmış çok derin bir defineci çukuru gösterdi ve o an gördüğümüz işçilik bizi şok etti. Büyük şaşkınlık içinde ormana dalıp mağaraların yolunu tuttuk. Kalenin hemen yakınındaki mağaraya girdik önce 17:30 sularında. İn demek daha doğru olur belki de. Birkaç örümcek ve sinek örnekleri alındı. O esnada mağaradan sevimli bir fare çıkageldi karşımıza. Sonra biraz daha aşağı kısımda bulunan diğer mağaraya gittik. Yarasa popülasyonunun yoğun olduğu bir mağaraydı. Güve benzeri kanatlılar, sinek, örümcek ve kene örnekleri alındı. Guanoların içi isopod ve solucan kaynıyordu.

Yarasaları rahatsız etmemek adına hızla işimizi bitirip 18:45 sularında mağaradan çıktık. Şerafettin Amcamız'la Bulgar dağlarına karşı fotoğraf çekmeden köye dönmek düşünülemezdi. Sencer anı ölümsüzleştirdi. Şerafettin Amca dünya tatlısı br insandı, bize oldukça yardımcı oldu. Mağaraya giren kız ekibine 'aferin' diyip takdirlerini sundu, bizleri mutlu etti. 19:10'da arabamıza ulaştık ve köye döndük. Köy kahvehanesine geldiğimizde bizi bir süre bırakmadılar. Nüfus artmıştı, sorulan tüm sorulara özenle ve sabırla cevap verildi. Belli ki herkes ayrıntılı bir şekilde aydınlatılmak istiyordu. Kendi alanımızla ilgili detaylı bilgi verdi biyologlar tekrar tekrar. Broşürlerimizden de dağıtıp vedalaştık. Şerafettin Amca bir sonraki gelişimizde bizi diğer mağaralara götüreceğini söyledi gülümseyerek.

Ertesi gün Kızlar Mağarası'na gideceğimizden Sarpdere Köyü'ne doğru yol aldık. Köy kahvehanesinde biraz sohbet edip bize sunulan karpuzları yedik keyifle. Karpuzu 10 dakikada çatlatmayan pınarın suyunu içmem diyen Necati Amca'yı andık sevgiyle. Tekrar yola koyulduk. 22:30'da Dupnisa Mağarası'nın yer aldığı kamp yerindeydik. 3 dağcı ile karşılaştık. Geçtiğimiz haftalarda farecilerle karşılaşan asosyal ekip üyelerinden olmadığımız için, oldukça keyifli bir sohbete koyulduk dağcılarla ve 2'ye doğru ancak çadırLarımızın yolunu tutabildik:) Aynı zamanda mağaracılık da yapmış insanlardı. İçlerinden biri yerel bir gazetede görevliydi. Proje ile ilgili olumsuz düşüncelerini paylaştılar, Pınar ise işin mağaracılık kısmında verilen emeklerden ve çalışmanın ne denli ciddi bir biçimde yürütüldüğünden bahsetti. Karşılıklı ikramlar geceyi daha bir keyifle geçirmemizi sağladı: sıcak su, çay-kahve, yaprak sarma, kaşarlı sucuk vb. Oldukça samimi oluverdiğimizi Pınar'ın şu tepkisiyle ölçebiliriz. ''Gün içinde bir hayli gezdik, ormanda böğürtlen bulduk, toplayıp afiyetle yedik; ama her yerimiz çizildi.'' diyen arkadaşımıza Pınar'ın tepkisi ''Oh olsun, demek bizsiz böğürtlen yersiniz ha!'' oldu.

16 Ağustos Pazar sabahı 09:30 sularında kalktık. Bizi yiyen böcekler sanki ameliyat izleri bırakmıştı vücudumuzda. Yapılan muhteşem kahvaltı keyfimizi yerine getirmişti neyse ki. Chokella olsun, domates biber salatalık olsun , kaşar olsun beyaz peynir olsun her bir şey vardı ama Sencer huysuzluk edecek ya tutturdu ''yumurta'' diye. Neyse ki oradaki büfeden koşarak gidip yumurta aldım ve sustu. Böylece huzur verici bir sessizlik içinde keyifle sucuklu yumurtalarımızı yedik. 12:00 sularında kamptan ayrıldık. Mağaraya gitmeden önce köy kahvehanesindeki amcalarla oturup sohbet etme imkanımız oldu. Minik bir yol tarifi alıp efsanesi bol Kızlar Mağarası'na doğru yol aldık. 13:30'da girişimizi gerçekleştirdik. Özge ve Pınar otbiçen, örümcek, sinek, gastropod gibi canlı örnekleri toplarken Sencer'le bense ölçüm aldık. 15:30'da mağaradan çıktık. 16:00'da İstanbul'a dönüşe geçtik. Saray'da mola verip bir güzel aç karınlarımızı doyurduk. Ardından bir tatlı krizidir aldı başını gitti. Tatlıcı Tombak'ı aradık dakikalarca, bulduğumuzdaki mutluluk görülmeye değerdi. Ardından tekrar yola koyulduk. Güya erkenden evimize geleektik. Fakat yolda kaza vardı ve dönüş bir hayli sancılı geçti. Saatler süren tıkanıklık herkesi çıldırtmıştı; ama belliydi ki bazılarının üstünde tarif edilemez bir gerizekalılık izleri bırakmıştı. Sinyal verip de şerit değiştiren araba sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Onu geçtim zart diye önümüze atılan arabalar yüzünden kaç kez kaza tehlikesi geçirdik. Kafamı nereye çevirsem abuk sabuk şeyler görüyordum: Birkaç aylık bebeğini direksiyon başında kucağında taşıyan gerizekalı şoförler, mal gibi önümüze atladıktan sonra göz dağı verir gibi camdan tesbih salllayan gerizekalılar, acil şeridini üçüncü bir şeritmişçesine kullanan onlarca araç, kocaman otobüsü üstümüze üstümüze süren Metro firması şoförü vb. Sinir katsayılarımızı bir hayli yükselmişti yolculuk boyunca. Neyse ki 22.30 sularında sağ salim evimize ulaştık. Yaşanan powerball çılgınlığının ardından kızları canlı örnekleriyle Ankara'ya yolladık.

Nice kamplara, mağaralara hep beraber...

Havva

3 Ağustos 2009 Pazartesi

20-21 Haziran İğneada Gezisi

Haziran'da yaptığımız gezinin gecikmeli yazısı Aydın arkadaşımızdan:

"Sabah 7:30 da kulüp odasında buluşup yola çıkmak için geziye katılacaklar olarak bir gün önceden sözleştik. Genel ortalamamızın altında bir gecikmeyle herkes kulüp odasındaydı. Alel acele son kontrolleri ve hazırlıklarımız yaptıktan sonra saat 9:00 sularında Kırklareli'ne doğru yola çıktık. Saat 11:00 sularında Pınarhisar'a varan ekip burada kahvaltı edip, kamp için gerekli olan sarfiyat malzemesini de aldıktan sonra vakit kaybetmeden mağaralara doğru yola koyuldu. İlk hedefimiz Avcılar Köyü'ndeki Tirfez Mağarası ve Çatalyol Düdeni'ydi. Tirfez Mağarası'nda yarasa sayımı ve canlı örneği toplanacak, Çatalyol'da ise bu işlerin yanında ölçüm çalışması da yapılacaktı.

Önce Tirfez Mağasası'ndaki örnek toplama ve sayım işlerini tamamladıktan sonra Çatalyol Düdeni'ne geçtik. Çatalyol Düdeni'ne önce Mehmet ve ben döşemeyi yapmak için girdik, yaklaşık bir saat sonra da arkamızdan Kürşad, Çoraman ve Aslı'dan oluşan bindirme ekibi ölçüme yardım ve sayım işlemini yapmak için girdiler. Mehmet, ben ve Aslı ölçümü yaparken, Kürşad ve Çoraman yarasa sayımını ve tür belirleme işlemiyle ilgilendiler. Ardından ölçüm ekibinde küçük bir değişiklik oldu ve Aslı'nın görevini Kürşad devraldı. Biz ölçüm işi ile uğraşırken, Çoraman ve Aslı örnek topladılar. Çatalyol Düdeni'deki işimizi bitirdikten sonra mağaradan çıkıp yola koyulduk. Yolda araçla bizi Gülfer ve Barış karşıladı ve saat 23:00 sularında kampa vardık. Kampta bol miktarda yemeğimizi de yedikten sonra günün verdiği yorgunluktan herkes uyumak için çadırlarına ben ise Döker ailesinin aracına çekildim.

Sabah sınır birliğine ait bir asker birliği kampımızı ziyaret ettikten sonra ön kahvaltı dediğimiz kahvaltıyı yapıp 9:00 gibi yola çıktık. Pınarhisar'da bir gün öncekine benzer bir kahvaltı yaptıktan sonra vakit kaybetmeden yola koyulduk. Sivriler Köyü'ndeki Mermer Mağarası'na girecektik. Bu sefer ki ekipte Emek ve Gülfer de vardı. Memo, ben ve Aslı ölçüm yapacak diğerleri yarasa sayımı ve örnek alınmasında Çoraman'a yardım edeceklerdi. Lakin girişin seyri de bu şekilde devam etti. Yalnız mağaranın 8m'lik bir inişten oluşan dar bir pasajında nefes alma güçlüğü yaşadık ve burada ölçüm alma işlemi bizim için ciddi anlamda yorucu ve bir miktarda kaygı verici bir durum oluşturdu.

Konu hakkında daha fazla yorum yapma gereği duymuyorum çünkü zaten Yaman bir gezi önce uzun uzun aynı mağara ve aynı konudan söz etmiş. Mehmet ve ben ölçüm işi ve döşemenin toplanma kısmını halledip sağ salim ve hafif yorgun bir şekilde dışarı çıktık. Dışarıda verdiğimiz kısa bir molanın ardından, toplanmak ve dönüş yoluna çıkmak üzere arabalara doğru yola koyulduk. Saat 19:00 sularında Pınarhisar yolu üzerinde yediğimiz enfes akşam yemeğinden sonra kulübe dönüp, evlere dağıldık. Böylece bir maceranın daha sonuna geldik.

Aydın"

11-12 Temmuz Vize Gezisi

Bu kez Havva arkadaşımız anlatıyor:

"Cuma gecesi Pınar'ın İstanbul'a gelmesi ve hoş şarap eşliğinde sabahın ilk ışıklarına kadar süren sohbetin ardından birkaç saat uyumuştuk ki Mehmet'in aramasına birkaç dakika kala uyanıp hızlıca hazırlandık. 11 Temmuz Cumartesi sabahı 07:30 sularında kapımıza dayanan Mehmet önce bizi attı arabasına, ardından da Maxi-Başak ikilisini ve hızlı bir kahvaltının ardından Kırklareli’ne doğru yola koyulduk. Ayçiçeği tarlalarının güzelliği, sohbetin keyfi derken 812 yıllık olduğu iddia edilen ağacın yanı başında çaylarımızı yudumlayıp köye doğru yol aldık.

Köy kahvehanesinde kısacık bir mola verip broşürler üzerinden mağara ve mağaracılığa dair biraz sohbet ettikten sonra, programda olmayan ama köylüler tarafından oldukça yakın olduğu söylenen Kocaçayırlar Mağarası'na doğru yol aldık. Önceki gün yağışlı olduğu için Mehmet'in yere çok yakın Corsa'sı çamura saplandı ve arabayı itmeye çalışan Başak tekerlekten gelen çamurun kurbanı olup pislik içinde kaldı. Atılan kahkahaların ardından arabayı kurtarıp hızlıca hazırlandık ve tarlaların arasından süzülerek bir ayçiçeği tarlasına gelmiştik ki bize eşlik eden amcam ''Aha da tam buradaydı mağara!'' diyerek toprağı dövmeye başladı. Ben amcanın espri anlayışını sorguluyordum ki amcam ciddi ciddi oracıkta bir mağara olduğunu ama görülen o ki maalesef tarla sahibinin mağara ağzını toprakla kapadığını söyledi. Önce şaşkın ardından ezik bakışlar atarak mağara ile vedalaştıktan sonra teşekkür edip ayrıldık ve Bağlar Mağarası'na doğru yola koyulduk.

Bağlar Mağara'sı örümcek çeşitliliği açısından zengindi. Mehmet konuda oldukça uzmanlaşmış tür isimlerini Latince sayarken ilk kez geziye katılan bizler ''Bu ne, bu ne?'' diyip konuya açlığımızı gidermeye çalışıyorduk. Örnek olarak aldığımız guanoyu ten rengi müjde çoraplarından birine koyduktan sonra yarasa popülasyonunun yoğun olduğunu görüp yavrulama döneminde oldukları için ilerlememe kararı aldık ve hemen yakınlarda olan Ocak Mağarası'na harekete geçtik. Yol üzerinde bir kertenkele ile karşılaştık ki kendisini ilginç kılan yanı bizden hiç kaçmayışı idi. Mehmet'e sevimli pozlar bile verdi. Diğer mağaradan da örnek toplamaya başladık. Örümceklerin büyüklüğü Başak'ı kıllandırdı. Etrafa merakla bakıp değişik bir şeyler bulmaya çalışırken diğerlerinden farklı bir şey görüp heyecanlanmıştım ki Mehmet ''O bir kene.'' dedi. Pınar elinde pensi, böceklerin korkulu rüyası olmaya devam etti. Mehmet-Maxi-Başak ölçüm almak üzere mağarada kalırken Pınar'la ben toplanan örnekleri düzenlemek üzere mağaradan çıktık.

Sırada Yenesu Mağarası vardı. Balkaya Köyü'ne doğru harekete geçtik. Yolda, arkadaşlarım için özenle yapıp içine sevgimi kattığım yaprak sarmaları götürdük afiyetle. Derken köy kahvehanesine ulaşıp meşhur Ramo ile tanıştık, çayları yudumlayıp kamp alanına doğru hareketlendik. İnsanların piknik yaptığı alana çadırlarımızı kurup meraklı gözler eşliğinde üzerimizi değiştirdikten hemen sonra mağaraya doğru yol aldık. Pınar elinde Nutella kutusu ve pens ile bilim aşkı ile tutuşurken bizler Zeus'un arkasından bir dakika ayrılmayan Hera misali onun peşinde dolanıp duruyorduk. Mağaranın sulu kısmına gelmeden önce hemen her yerde güvelerle karşılaştık. Mağaradaki en hoş canlılar ise kesinlikle kene kolonisiydi. İnci şeklinde öbek öbek kene, öylece bize bakıyordu ki Mehmet hemen anı ölümsüzleştirdi. Bele kadar gelen sulara doğru yol alıp hızlıca ilerlemeye başladık mağarada. Gördüğüm en güzel mağaralardan biri olmuştu Yenesu, keyfime diyecek yoktu. Sulu kolun ikiye ayrıldığı noktada sağdan devam ettik ve uzunca bir yolu kat ederken Mehmet'in söylediğine göre tüm yarasaların mağaradan göç ettiğini gördük. Bir tek yarasa bile kalmamıştı. Yarasacıbaşı Çoraman'a hemen durumu bildirmek lazım dedik. Guano örneklerini müjde çoraplarına koyarken isoopodları keyifle izledik. Mehmet'in mağaranın artık daha fazla ilerlemediğini iddia edip ''Sencer'in dediğine göre buradan devam eden yol bir başka çıkışa gidiyormuş.'' diyerek sırıttığı noktada, gördüğü deliğin nereye çıktığını tespit etmeden mağaradan çıkamama hastalığına sahip ben, bir bakıp gelmeyi teklif ettim. Birkaç metre sonra bitecekmiş gibi görünen yol, o birkaç metreyi aştığınızda başka bir birkaç metre ile sizi selamlıyordu. Sonra başka bir birkaç metre derken mağaranın devam ettiğini gördüm. Mehmet'le ''Heeeyoooo''laşarak sulu bir kısma geldik ve bir de ne görelim: şirin bir amphipod. Mehmet heyecan yapıp Pınar'ı almaya gitti. Ben de bu değerli yaratık bir tane olduğundan psikopata bağlamış gözlerimle onu kaybetmemeye çalıştım. Bu amphipod kardeş kırkayağın suda gideni gibi bir şey olmakta; ama örnek toplama tüpüne koyduğunuzda komik bir hal alıp sanki boğuluyormuş taklidi yapmakta. Pınar tür teşhisi için bir tanenin yeterli olmadığını söyleyip en az bir tane daha bulmaya çalıştı. Buz gibi suda ikimiz amphipod avına çıktık ve suda donsak da minik bir amphipod bulmayı başarıp mutlu mesut dönüşe geçtik. Pınar’la amphipod ''Benim için sen varsın, senin için de ben.'' diyen Fareler ve İnsanlar'daki Lennie ile George gibiydiler. Zaten ıslanmış olduğumuzdan bu sefer suda adeta koşuyor, garip bale hareketleri sergiliyorduk. Bir ara gaz olan Mehmet 1-2-3 diyerek kendini suya attı, bunu yaparken Başak'ın gözünü çıkarma girişiminde de bulundu. Mutlu mesut suda giderken Pınar ''Durunnnn!!'' diye bir nara attı. Biz şaşkın şaşkın bakarken suya eğildi, o an suda siyah bir şey görmüştüm ki bir baktım o bir semenderdi. Pınar eline şeker tutuşturulan çocuklar kadar şendi. İlk kez mağarada bu kadar tatlı bir şeyle karşılaşıyordum ben de. Hepimiz şenlendik, daha bir neşe ile ilerlemeye koyulduk elde semender. Islanmasın diye fotoğraf makinesini getirmediğimizden sulu kolun bittiği noktaya kadar semender bize eşlik etti. Tam bu noktaya geldiğimizde Ramo'nun bizi beklediğini gördük. Sonra fotoğrafını çekip vedalaştık minik, sevimli dostumuzla. Tam o esnada amphipod gören Pınar'ın gözü döndü, heyecan oldu ama amphipodları yakalamayı başaramadı. ''Yokluğun gözü kör olsun, ne olurdu sanki plankton kepçemiz olsaydı.'' diyip okkalı bir küfür savurduk. Gece 00:00 sularında mağaradan çıktık. Ramo'nun da yardımlarıyla ateş yakıldı, Mehmet'in tavuk projesi hayata geçirildi. (ayrıntılar için bknz: Bümak,Bumad list) Köfteler olsun tavuk olsun, domatesler olsun biberler olsun her bir şey afiyetle midelere indirildi. Yemeğin ardından Mehmet ''Turkey'' kelimesinin kökenine inip bir etimolog edasında açıklamalar yaptı, entellektüel sohbet değişen dünya düzeniyle devam edip evrim temasını aldı. Bu esnada sanatçı geçinen Başak çadırının yolunu tuttu ve arkadaşları tarafından kınandı. Saat üçü geçtiğinden bir süre sonra ben de uyumaya karar verdim. Bir süre sonra da Maxi çadırının yolunu tuttu, Mehmet'le Pınar'sa dışarda yatmaya karar verdi.

Ertesi gün 07:30 sularında kalkan ben çadırıma kadar her şeyi toplayıp arkadaşlarımı uyandırmaya çalıştım. Mehmet'le Pınar hemen uyanırken Maxi ile Başak uzunca bir süre çağrıma kulak asmadılar. Uyanınca yaptıkları ağırlıklı şey ise yellenmek oldu. Bu hareketleri tarafımdan kınanıp ''Ne biçim çiftsiniz len siz.'' dediğimde ise aldığım cevap şu oldu: ''Asıl sen ne biçim Sencer karısısın!!'' Çaresizce sustum. Derken kahvaltımızı yapıp 10.30 sularında köye ulaşmayı başardık. Ramo ile beraber Kurudere Mağarası'nın yolunu tuttuk. Yolda yılan ve kaplumbağa gördük, mutlu olduk. 12:00 sularında mağaraya girdik. Kızlar ve erkekler olarak ayrıldık: Mehmet-Maxi-Ramo ölçüm alma işini üstlendi, biz de fotoğraf çekip örnek toplama işini. Mağarada oldukça fazla sayıda minik kırkayaklar vardı. Nutella kabına konulan örümceklere sevgiyle bakıp Nutella'dan sponsorluk mu alsak acaba geyiklerine devam ettik. En tiksinç kısım yine guao örneği almak oldu ve bu sefer de Mike Rowe gelsin dirty job görsün geyiğimizi yaptık. 15:00 sularında biz, 15:30 gibi de ölçüm ekibi mağaradan çıktık. Dönüş trafiğini de hesaba katıp İstanbul'a harekete geçmeye karar verdik. Yolda mola verip bir güzel iskenderleri, pideleri, salataları midelere indirdik. Üzerine çaylarımızı içip mutlu mesut İstanbul'a ulaştık. Mehmet'in evlere servis eylemi hizmette gelinen son noktaydı. Gece 00:25 sularında da Pınar'ı b.kları ve örümcekleriyle Ankara'ya uğurladık.

Dört dörtlük bir gezi daha sonlandı... Daha nicelerine hep beraber...


Havva"

24 Temmuz 2009 Cuma

17-18 Temmuz, Sivriler ve Balkaya

Katılanlar:
Ahmet Şener, Aydın Menderes, Atilla Evrim Gücün, Yaman Özakın
Fotoğraflar: Evrim ve Yaman

17 Temmuz sabahı kulüpte buluştuk. Hızlı bir hazırlanma faslından sonra "bi çay" içtikten sonra yola koyulduk. Kulüpte alkol ve örnekleme kabı olmadığı için sadece ölçüm yapmaya karar verdik. Ölçüm yapılması gereken mağaralar Balkaya'daki Uzuntarla ve Sivriler'deki Bezirgan mağaralarıydı. İki günde iki mağaranın haritasını haydi haydi çizerdik, bir şeyler daha yapmaya fırsatımız olacaktı muhtemelen. Henüz daha ne yapabileceğimizi keşfedememiştik sadece. İlk hedefimiz Balkaya Köyü'ydü. Yanımıza harita almayı beceremediğimiz için Ahmet'in hafızasından yararlanarak en kısa yoldan Balkaya'ya ulaştık. Köye girişten hemen önce "acaba kendimiz bulabilir miyiz mağarayı?" diye bir tereddüte girip GPS'in gösterdiği yönde bir ara yola saptık. Arabanın altını bırakayazmışken bu işin böyle olmayacağına kanaat getirip köye dönmeye karar verdik. Kahveye oturup Ramo'nun adını anmamızdan on dakika sonra Ramo yanımızda beliriverdi. Demin girdiğimiz yolun tam aksi istikametine dönüp bayağı bi gittikten sonra arabayı bırakıp Uzuntarla mağarasına yürüdük. Mağara ağzında sırasıyla şu acı gerçeklerle karşılaştık:

1 - Dört kaskımız vardı, Ramo dahil beş kişiydik.
2 - Dört kasktan sadece üçünün ışığı yanıyordu.
3 - Yanımızda kağıt kalem yoktu.

İlk iki sorunu "standart dışı" yöntemlerle hallettikten sonra üçüncü sorunumuzu ölçüm değerlerini cep telefonuna kaydederek çözdük ve mağaraya girdik. Mağarada geçen gelişimize göre benim hatırladığımdan daha fazla yarasa vardı. Büyükçe bir koloni gördüm ve hemen fotoğraf makinama davrandım. Ben çekene kadar baya bir kısmı havalandı ama buna rağmen sayılarının oldukça fazla olduğunu görebilirsiniz.


Mağaranın sonundaki darala Aydın ve Evrim'le girdik. Aydın en sondaki daralları zorlarken ben de bir kaç fotoğraf çektim ve Evrim'le ölçüm ala ala mağaradan çıktık. Mağara ağzında bizi bekleyen Ramo, Aydın ve Ahmet bize yerdeki bir şeyi göstermeye çalıştılar. Önce göremedim ama daha sonra iki metre ötemizde bekleyen kamuflaj harikası engerek yılanına şaşkınlık içinde bakakaldım. "Bundan büyüğünü göremezsiniz" dedi Ramo. Hamile olduğu ya da yeni bir şeyler yediği için oldukça yavaş hareket eden engereğe cesaret edebildiğim kadar yaklaştım ve fotoğrafını çektim. Sonra da köye dönüş yoluna koyulduk.


Ramo köyün yakınında bulduğu başka bir mağaradan bahsetti bize. Köyde "bi çay" içip ölçümleri temize geçtikten sonra o mağaraya bakmaya gittik. Dere yatağının üzerinde yerdeki küçük bir ağızdan girilen mağara da yaklaşık 60 metre uzunluğunda çıktı. Onun ölçümünü de aldık ve Ramo'yu köye bıraktık. Bundan sonra ne yapacağımızı düşünürken aklımızın gerisinde bekleyen fikir sonunda ağzımıdan çıktı: "Dupnisa'da suyun girdiği yeri kazsak ya!"

Bilmeyenler olabilir, Dupnisa Mağarası'nın ağzından çıkan yer altı suyu vadinin ilerilerinde en az bir noktadan beslenmekte. Muhtemelen daha fazla yerden de batan sular var; Dupnisa'dan o kadar su çıkarken burası kuru olduğuna göre de başka yerlerden de besleniyor olmalı ama bildiğimiz tek toprak düden burası. Bu düdene aslında "odun düden" demek daha doğru olabilir. Suyun battığı noktada yığılan irili ufaklı ağaçlar ve odun parçaları mağaranın girişini tıkamış. Odunların üzerinde yürürken sallandığını hissedebiliyorsunuz. Sulu mevsimde gittiğinizde de burada bir göl oluşmuyor. Bu da aşağıda bir toprak düden değil, sadece dalların tıkadığı bir giriş olduğu fikrini veriyordu bize.

Uzun süredir buradaki odunları kaldırıp Dupnisa'ya farklı bir yerden girmek fikri aklımızdaydı. Sonunda bu düşüncemizi gerçekleştirebileceğimizi fark edip son hızla Sarpdere'ye doğru yola koyulduk.

Dupnisa'nın ağzına vardığımızda başka bir ekibin de orada kamp yapmakta olduğunu gördük, aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- Merhaba biz üniversiteden geliyoruz.
- Biz de üniversiteden geliyoruz.
- Biz farelere bakıyoruz, siz?
- Biz yarasa.
- Oldu o zaman. Size iyi akşamlar.

Sabah kalktığımızda Dupnisa'nın ağzına yapılan diğerlerinden de büyük betonarme yapıyı gördük ve içimiz cız etti. Yeni bir kafeteryaymış. İl özel idaresi ihaleye vermiş ve özel bir şirket de kazanmış. Oldukça gereksiz ve mağara ağzının tabiatını bozan bir başka yapı daha. Ülkemizin en güzel doğasına sahip yerlerden biri olan Dupnisa'ya insanların betondan bir kutuda çay içmeye gelmediğini anlatmak lazım bu işlerden sorumlu insanlara.

Biz mağara ağzına doğru yol alırken bir adet otopark görevlisi gelip araçlardan para toplamaya başladı. Bu uygulama da o gün ilkmiş. İçimiz kalkarak oradan uzaklaşıp suyun battığı yere doğru yola koyulduk. Fareci arkadaşlar da ne yaptığımızı merak ettiklerinden bizimle geldiler. Yanımızda ne eldiven ne de kazı aleti olduğu için odunların arasındaki toprakları elimizle kazmaya başladık. Fareci (kemirgenci mi demek lazım yoksa?) arkadaşlar kampa dönmeden önce bize acıyıp bir adet çapa ve bir çift eldiven verdiler.










Yaklaşık bir saat süren uğraşlarımızın sonunda, doğru yeri kazmamız sayesinde, açılan delikten yüzümüze çarpan hava akımı hepimizi sevince boğdu. Deliği en ufağımız olan Aydın'ın girebileceği kadar genişlettik. Aydın girdikten bir süre sonra biz de heyecanla ona katıldık. Dupnisa'ya bağlanacağını umduğumuz darallarda (yer yer 27 santim yüksekliğinde, yarım metre genişliğinde) heyecanla sürünürken önden giden Aydın ve Ahmet bize acı haberi getirdi, malesef ileride mağara geçilemeyecek kadar daralıyordu. Ulaşılabilen son kısma biz de bakıp ölçerek döndük ve öğleden sonra mağaradan çıktık.



Tam Bezirgan'a gitmeden Demirköy'de yemek yemeyi düşünüyorduk ki Ahmet o akşam otobüsünün kalktığını söyledi. Biz de yemeği sandöviçlerle geçiştirip Bezirgan Mağarası'na girmek üzere Sivriler Köyü'ne doğru yola koyulduk. Bize mağarayı gösterecek insan olan Mehmet Abi'yi ne kahve de ne de evinde bulabildik. Daha önce mağaraya gitmiş olmama güvenip mağarayı kendi başımıza bulabileceğimizi düşünüp yola koyulduk. Emrah olsa hayrete düşerdi ama yolu tek denemede buldum. Yol üzerindeki derenin suyunun da az olması sayesinde mağaraya oldukça yaklaşabildik. Biz Ahmet'le ölçüm alırken Aydın'la Evrim de yol üzerinde, geçen gelişimizde gözüme çarpan deliğe baktılar.

Bezirgan'ın ağzındaki çatlakta geçen sefer saklanmış yarasaları bu sefer bulamadık. Ancak biz içerideyken yan taraftaki delikten bir kaç yarasa çıkmış. Ahmet'le hızlı bir ölçüm alıp arabaya döndük. Aydın'ların girdiği mağara ise bitmemiş. 5-6 metrelik bir inişle karşılaştıkları için geri dönmek zorunda kalmışlar. Bizim de zamanımız kalmadığı için onun araştırmasını ve ölçümünü başka zamana bırakmak zorunda kaldık.

Son hız dönmeye çalıştığımız yol ağır bir trafikle tıkandığı için kâh E-5'ten kâh TEM'den giderek gece yarısı İstanbul'a vardık. Ahmet'le vedalaştıktan sonra evlerimize dağıldık.

Raporu yazan:
Yaman